Kayıt ol

Hemen Öğren Sitesine Hoşgeldiniz.

Sizler için en doğru ve güvenilir bilgileri bir araya getirmekten kıvanç duyuyoruz. Yazılı ve görsel anlatımlarla sizlere öğrenme kolaylığı sağlamaya çalışıyoruz. Bilgi çöplüğü haline gelen internet ortamında sizler için ufacık da olsa birşeyler yapabiliyorsak ne mutlu bize...

Toplam 1 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 1 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    Administrator
    Üyelik tarihi
    Jan 2013
    Mesajlar
    1.098

    İstanbuldaki Tarihi Yerler



    YEREBATAN SARNICI

    Tarihî Yarımada'nın ortasında bulunan Yerebatan Sarnıcı, M.S 542 yılında Bizans İmparatoru I. Justinianus (527-565) tarafından Büyük Saray'ın su ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılmıştır.

    YEREBATAN SARNICI

    Suyun içinden yükselen mermer sütunların arasındaki ihtişamından dolayı halk tarafından Yerebatan Sarayı olarak da anılmaktadır. Yabancı kaynaklarda geçen Basilika (Basilica) isminin ise sarnıcın yakınında bulunan Ilius Basilikası'ndan geldiği rivayet edilir.
    Yerebatan Sarnıcı 9.800 m2'lik bir alanı kapsayan dev bir yapıdır. Burada her biri 9 metre yüksekliğinde 336 sütun bulunmaktadır. Belirli aralıklarla dikilen bu sütunlar, her sırada 28 tane olmak üzere 12 sıra meydana getirirler. Suyun içerisinde yükselen bu sütunlar uçsuz bucaksız bir ormanı hatırlamakta ve ziyaretçiyi sarnıca girer girmez etkilemektedir.


    YEREBATAN SARNICI

    Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa başı Roma Çağı heykeltraşlık sanatının şaheser örneklerinden biridir. Medusa'yla ilgili mitolojiye dayandırılan birçok efsane bu sarnıcı daha da gizemli kılar.

    Bir söylenceye göre Medusa yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgonadan biridir. Bu üç kız kardeşten yalnızca yılanbaşlı Medusa olumludur ve kendisine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. O dönemde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla Gorgona kafalarının resim ve heykellerinin konulduğu, Medusa'nın da bu düşünceyle buraya yerleştirildiği zannedilmektedir. Bir başka rivayete göre Medusa siyah gözleri, uzun saçları ve güzel vücudu ile övünen bir kızdı. Uzun zamandan beri Zeus'un oğlu Perseus'u sevmektedir.

    Bu arada Athene de Perseus'u sevmekte ve Medusa'yı kıskanmaktadır. Bunun için Athene, Medusa'nın saçlarını korkunç yılanlar biçimine sokar. Artık Medusa kime baksa, baktığı kimse taş kesilir. Daha sonra onu bu biçimde gören Perseus heyecanla Medusa'nın büyülendiğini düşünerek başını keser, başını eline alıp düşmanlarını taşa çevirerek birçok savaşlar kazanır. Bu vakıadan sonra Medusa'nın eski Bizans'ta kılıç kabzalarına ve sütun kaidelerine ters ve yan olarak işlendiği söylenmektedir.


    Topkapı Sarayı


    Topkapı Sarayı

    Topkapı Sarayı, Osmanlı sultanlarının ikametgâhı, devletin yönetim ve eğitim merkezidir. İstanbul fatihi II. Mehmed tarafından 1460-1478 tarihleri arasında yaptırılmış olan ve zaman içerisinde bazı ilavelerin yapıldığı Saray'da, Osmanlı padişahları ve Saray halkı 19. yüzyl ortalarına kadar ikamet etmiştir. 1850'lerin başında Sultanlar, mevcut Saray 19. yüzyılın devlet protokolü ve merasimlerine ilişkin gereksinimleri karşılamakta yetersiz kaldığı için Boğaz'daki Dolmabahçe Sarayı'na taşınmışlardır.

    Ancak saltanat hazinesi, Mukaddes Emanetler ve imparatorluk arşivleri Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilmiş, bir baba ocağı olması ve Mukaddes Emanetler'i barındırmasından dolayı burada devlet törenleri yapılmaya devam edilmiştir. Topkapı Sarayı, Osmanlı monarşisi 1922'de kaldırıldıktan sonra, 3 Nisan 1924'te Mustafa Kemal Atatürk'ün emriyle müzeye dönüştürülmüştür.

    Fatih Sultan Mehmed Han, fetihten sonra Beyazıt'ta bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu yerde, daha sonra "Eski Saray" olarak anılacak olan bir saray yaptırmıştır. Fatih, bu ilk saraydan sonra, önce Çinili Köşk'ü, ardından da yapımı tamamlandığında yerleşecek olduğu Topkapı Sarayı'nı inşa ettirmiştir. Fatih, bu saraya Osmanlıcada "Yeni Saray" anlamına gelen "Saray-ı Cedid" ismini vermiştir. Yeni Saray'a Topkapı Sarayı denmesi ise şöyle gerçekleşmiştir: Sultan I. Mahmud tarafından Bizans surlarının yakınına yaptırılan ve önündeki selam topları nedeniyle "Topkapusu Sahil Sarayı" denilen büyük ahşap sahil sarayı bir yangında
    tamamen kül olunca, bu sarayın ismi yeni saraya verilmiştir.

    Topkapı Sarayı

    Yüzyıllarca gelişen ve büyüyen Topkapı Sarayı'nın planının belirlenmesinde Osmanlı devlet felsefesi ile Saray-tebaa ilişkilerinin büyük rolü olmuştur. Ayrıca, Topkapı'nın ilk inşa edildiği dönemde, Fatih'in babası Sultan II. Murad'ın Tunca Nehri kenarında yaptırmış olduğu ve günümüze sadece kalıntıları ulaşan Edirne Sarayı'nın planından olduğu kadar ihtişamından da esinlenildiği bilinmektedir. Topkapı Sarayı'nın planı; çeşitli avlular ve bahçeler arasında devlet işlerine ayrılmış daireler, hükümdarın ikametgâhı olan bina ve köşkler ile Saray'da yaşayan görevlilere mahsus binalardan oluşur.

    Dolmabahçe Sarayı

    Topkapı Sarayı


    Dolmabahçe’de, İnönü Stadyumu’nun karşısında bulunan alanda yer almaktadır. Binanın deniz kenarındaki alanının toprakla doldurularak bahçe haline getirilmesi nedeniyle Dolmabahçe olarak adlandırılmıştır. Sultan II. Mahmut döneminde, bu alanda ahşaptan bir saray yaptırılmış, bu saray Sultan Abdülmecit döneminde yıktırılarak yerine, Avrupa saraylarının anıtsal boyutlarında günümüzdeki mermer saray yaptırılmıştır.

    Binanın mimarları Karabet ve oğlu Nikogos Balyan’dır. 1856 yılında imparatorluk ikametgâhı olarak hizmete açılan sarayda, 19 Mart 1877’de ilk Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) açılmıştır. İstanbul’a ziyarete gelen birçok önemli kişi ve devlet konukları, bu sarayda ağırlanmıştır. 1927 yılından sonra Atatürk’ün bu sarayda sık sık kaldığı ve harf devrimi çalışmalarını bu sarayda yaptığı bilinmektedir. Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bu sarayın haremlik kısmında, denize bakan 71 no’lu odada vefat etmiştir.

    Binada değişik dönemlerin mimari üslup öğelerinin kullanılması, zamanın beğenisini sergilemektedir. Bina selamlık, haremlik ve veliaht dairelerinden oluşmaktadır. Binanın uzunluğu 284 m’ye ulaşmaktadır. Ana bölümleri 1660 m.²’lik geniş bir alana kurulan yapının rıhtımı 600 m. uzunluğundadır. Bina içerisinde bulunan zengin avizeler, mobilyalar, tablolar ve süslemeler ziyaretçilerin ilgisini çekmektedir.


    Çırağan Sarayı


    Çırağan Sarayı

    Sultan Abdülaziz tarafından Sarkis Balyan’a yaptırılan Çırağan Sarayı’nın yerinde, daha önceleri III. Selim’in 1800 yılların başında inşa ettirdiği, ahşap bir sahil köşkü vardı. Bu köşk yıkılarak; yerine meşhur Çırağan Sarayı yaptırılmış. Ayrıca; Çırağan Sarayı yapımı için Beşiktaş Mevlevihanesi de yıktırılmıştır. Saray mermerden olup, toplam mekân 80 bin metrekare kadar yüz ölçümüne yayılır.

    Saray’ın Ana binasının yanında, harem ve ağalar dairesi olarak üç bölüm vardır. Abdülaziz tahtan indirildikten bir süre sonra ailesi ile birlikte Saray’a hapsedilmiş ve bir sabah sarayda esrarengiz bir şekilde ölü bulunmuştur. V. Murat da tahtan indirildikten sonra ailesi ile birlikte 29 sene burada gözaltında tutulur.

    1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Meclis Binası olarak da kullanılan saray, Ocak 1910 yılında elektrik kontağından çıkan yangın sonucu kül olmuştur. Kül olduktan sonra, Çırağan Sarayı’nın duvarları arasında kalan boş arsa, Beşiktaş Kulübü’ne tahsis edilmiş ve Beşiktaş’ın Şeref Stadı olarak kullanılmıştır. 1990’lı yıllara doğru, tekrardan restore edilen saray, bugün lüks bir otel olarak kullanılmaktadır.


    Beylerbeyi Sarayı

    Beylerbeyi Sarayı


    16 yy.ın ikinci yarısında, III. Murat’ın Rumeli Beylerbeyi Mehmet Paşa, burada kendisine bir yalı yaptırır. Beylerbeyi ismi de buraya dayanır. Daha sonraki dönemlerde Sultan topraklarına katılan mekâna; 19yy.ın ilk çeyreğinde, II Mahmut tarafından ahşap bir saray inşa ettirilir. Bu saray yanar ve yerine bugünkü Beylerbeyi Sarayı, dönemin ünlü mimarı Sarkis Balyan ve kardeşi tarafından, Abdülaziz için yaptırılır. 1865 yılında yapımı tamamlanan Saray, Sultan ailesinin yazlık sarayıdır. Beylerbeyi Sarayı, Sultan’ın yazlık sarayı olmasının yanı sıra, aynı zamanda yabancı konuklarının ağırladığı bir mekândır.

    Saray’ın Bahçesi, ağaçlar, heykeller ve Havuzlarla süslenmiştir. Sarayın iç kısmında, havuzlu bir salon, selamlık, harem ve amiral odası göze çarpar. Ayrıca; valide sultan odası, yemek odası, kabul odası ve mavi salon gibi iç mekânlarda görülmeye değer yerlerdir. Sarayda toplam 26 oda ve 6 salon vardır. Saray’ın bahçesinde bulunan Mermer Köşk ve Sarı Köşk’ün II. Mahmut tarafından İnşa edildiği söylenir. Sarı Köşk, Abdülaziz zamanında restore edilmiştir. Bahçenin köprü tarafındaki Ahır Köşkü ise; Sultan’ın atları için yaptırılmıştır.

    Abdülhamit tahtan indirildikten sonra, öldüğü 1918 yılına kadar bu Saray’da gözaltında tutulur. Saray; Cumhuriyet Döneminde, Atatürk’ün konuklarını da ağırlar. Bugün müzeye dönüştürülmüş tarihi yapı, Anadolu yakasının en gözde mimarilerindendir.


    Tekfur Sarayı


    Tekfur Sarayı

    Edirnekapı ve Eğrikapı arasında, surların yanında bulunan Tekfur Sarayı’nın ne zaman yapıldığı hakkında elimizde kesin bir bilgi mevcut değildir. Bazı kaynaklarda 10. yy.da Bizans İmparatoru Porfirogenetos inşa ettirdiği ve yapının aslında mevcut diğer sarayın ilavesi olduğu yazılıdır. Bazı kaynaklarda ise; 13 ve 14 yy.larda Blakhernai Sarayı’nın bir uzantısı olarak inşa edildiği yazar.

    Saray, Osmanlı’nın İstanbul’u fethinden sonra bir dönem harabe olarak kalmış. 17.yy sonlarında burada bir hayvanat bahçesi kurulmuştur. İstanbul’a 16 yy.da gelen John Sanderson anlattığına göre; kente kendisinden 40 sene önce sefir olarak gelen, Busbecq hayvanat bahçesindeki zürafayı görmek için hayvanat bahçesine gitmiş. Zürafanın birkaç gün önce öldüğünü duyunca; Avrupa’da hiç görmediği bu hayvanı görmek için mezarını kazdırıp merakını gidermiştir. 18 yy.da ise, seramik imalathanesi olarak kullanılan mekân 19 yy.da da şişe ve cam imalathanesine dönüştürüldü. Ayrıca; Ünlü Kaşıkçı Elması buradaki çöplükte bulunmuştur.



    Sultanahmet Camii


    Türk ve İslam dünyasının en ünlü anıtlarından birisi olan Sultan Ahmet Camii İstanbul’a gelen herkes tarafından hayranlıkla ziyaret edilir. Klasik Türk Sanatının bir diğer örneği olan bu Sultan Camii orijinal olarak 6 minare ile inşa edilen tek camidir. Bulunduğu yer tarihi İstanbul şehrinin daha erken yapılmış diğer önemli eserleri ile çevrilidir. İstanbul şehrinin en güzel manzarası denizden görülür.

    Bu şahane manzarada caminin silueti yer alır. Şöhreti “Mavi Camii” olarak bilinen eserin asıl adı I. Sultan Ahmet Camiidir. Esas mesleğine yakışır şekilde, Mimar Mehmet Ağa Cami içerisini kuyumcu titizliği ile dekore etmiştir. 1609-1616 yılları arasında inşa edilen cami büyük bir kompleksin içerisinde bulunurdu. Bunlar bir kısmı zamanımıza gelemeyen sosyal ve kültürel içerikli yapılardı. Kapalı Çarşı, Türk Hamamı, aşevi, hastane, okullar, kervansaray ve Sultan Ahmet’in türbesi belli başlı kısımlardı.

    Caminin mimarı klasik Türk sanatının ulu mimarı olan Koca Sinan’ın öğrencisiydi ve caminin yapımında hocasının daha önce denediği bir planı, daha büyük ölçüde uygulamıştı. Sultan Ahmet Camiinin esas girişi Roma devrinden kalan hipodrom tarafındadır. Bir dış avlunun çevrelediği iç avlu ve esas mekân yüksek bir podyum üzerindedir. İç avluya açılan kapıdan ortadaki sembolik şadırvan ve etrafı çevreleyen galerilerin üzerinden, fevkalade bir harmoni ile biri, biri üzerine yükselen kubbeler görülür. İçeriye açılan 3 kapıdan herhangi birinden girildiğinde dış görünüşü tamamlayan boyama, çini ve vitray camlarının zengin ve renkli süslemeleri ile karşılaşılır. İç mekân büyük bir bütündür; ana ve yan kubbeler geniş sivri kemerlerin dayandığı 4 iri sütun üzerinde yükselir.



    Caminin içini 3 taraftan çevreleyen balkonların duvarları, sayıları 20.000’i aşan şahane İznik çinileri ile süslüdür. Bunların yukarısı ve bütün kubbe içleri ise boya işidir. Boya süslemelere hakim olan renk mavi değildi. Camiye isim olan mavi renk sonraki tamirlerde boyanmıştı. 1990 yılında tamamlanan son tamirde iç dekorun koyu rengi orijinal açık renklerine döndürülmüştür. Her camide olduğu gibi, yerler halılarla kaplıdır. Ana giriş karşısında yer alan mihrap yanında, şahane oyma işçiliği olan mermer minber yer alır.

    Diğer tarafta ise Sultanların locası balkon şeklinde görülür. 260 pencerenin aydınlattığı iç mekânı örten kubbe 23,5 m. çapında ve 43 metre yüksekliğindedir. Yakın yıllarda tamir edilerek yeniden inşa edilen camii çarşısı, eserin doğusunda yer alır. Sultan Ahmet’in tek kubbeli türbesi ve medrese binası kuzeyde, Ayasofya tarafındadır. Yaz aylarında buradaki parkta geceleri ses ve ışık gösterileri yapılır.

    Sultan Ahmet Camii, civardaki bir çok eski abidevi yapı ve müzelerle birlikte şehir turlarının merkezinde yer alır. Minareler klasik Türk üslubunun bir diğer örneğidir. Spiral merdivenlerle şerefelere ulaşılır. Günde 5 defa, namaz vakti buralardan okunarak duyurulur. Günümüzde ezan hoparlörlerle okunmaktadır.



    Kubbeler ve minarelerin üstleri kurşunla kaplıdır, bunların uçlarındaki alemler ise altın kaplamalı bakırdan yapılmışlardır. Bu üst örtülerin tamiri icabında eskiden olduğu gibi ustalıkla yapılmaktadır.

    İslam dini her Müslüman’ın günde beş kez namaz kılmasını şart koşar. Minarelerden okunan Ezanı işiten inananlar, abdestlerini almış olarak namazlarını kılarlar. Cuma günleri öğlen namazı ve bazı diğer önemli dini günlerin namazları camilerde toplulukla beraber kılınır. Bunların dışındaki namazlar, vakitlerinde herhangi bir yerde kılınabilir.
    Camilerde toplu namazları hocalar, Kuran’dan bölümler okuyarak kıldırırlar. İbadet sırasında erkeklerle kadınların yerleri ayrıdır. Camilerde orta mekânda yalnız erkekler, arkalarında veya balkonlarda kadınlar ibadet ederler. Klasik Türk Camilerinin özelliği, en kalabalık günlerde bile namaz kılan topluluğun çoğunluğunun mihrabı rahatça görmesine elverişli olmasıdır.

    Arap Cami



    Galata’da olan cami 717 yılında Arapların kenti kuşatması sırasında yapılmıştır. Latin egemenliği sırasında Dominikus rahiplerine verilmiştir. Dikdörtgen planlı ve 22 sütuna dayanan ahşap tavanla örtülüdür.
    Mihrap duvarına bitişik çan kulelerine benzeyen dört köşe minare ve altından geçen dehliz caminin belirgin özellikleridir. Duvarları kesme taş ve tuğla dizilidir. Kanuni Sultan Süleyman zamanında tekrar camiye dönüştürülen kilise, 1734, 1868 ve 1913 yıllarında onarılmıştır. 1913 yılındaki onarımda son cemaat yeri eklenmiştir. Mihrap ve minberi mermerdendir. Arkasındaki avluda, sekiz mermer sütunlu, kubbeli şadırvan vardır.

    Küçük Ayasofya Camii (Sergios-Bakhos Kilisesi)


    Sultanahmet’te Küçük Ayasofya Caddesi’nde bulunan yapı, 527 yılında I. Iustinianus tarafından Hagios Sergios ve Hagios Bakhos adına yapılmıştır. II. Bayezit zamanında, Hüseyin Ağa camiye çevirtmiştir. 1946 yılında onarılmıştır. Dörtgen planlı bir yapıdır. 19 m. yüksekliğindeki kubbesi sekiz ayak üstüne oturmuştur. Yeşil ve kırmızı mermerden 34 sütunu vardır. Beş kubbeli, altı sütunlu son cemaat yeri sonradan yapılmıştır. Camiye çevrildiğinde yapılan tek şerefeli minare, yapının sağındadır.

    Bodrum Camii (Myraleion Kilisesi)

    Laleli’de bulunan cami 8. yüzyıl yapılarındandır. Haç planlı olup, 1911 Aksaray yangınında yıkılmıştır. III. Murat döneminde, Mesih Paşa camiye çevirtmiştir. Yapının altındaki bodrumda birçok Bizans İmparatoru ve yakını gömülüdür.

    Kalenderhane Camii


    Vezneciler’de bulunan cami 9. yüzyılda Diyakonissa Kilisesi olarak yaptırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye çevrilerek, ordudaki “kalender” denilen dervişlere ayrılmıştır. Bu nedenle “Kalenderhane” adı verilmiştir. 18. yüzyılda büyük ölçüde onarılan yapının son onarımı 1972 yılında yapılmıştır.

    Haç planlı yapının orta bölümü kubbe, haçın dört kolu ise beşik tonozlarla örtülüdür. Taş ve tuğla dizili olarak inşa edilmiştir. Mozaik döşemesinden parçalar bulunan yapının duvar ve kubbesindeki Osmanlı dönemine ait kalem işleri ortadan kaldırılmıştır. İç duvarlarda, renkli mermer kaplamalar ve kabartma halinde friz süslemeler bulunmaktadır.

    Fenari İsa Camii (Konstantin Lips Manastırı)



    Vatan Caddesi’nde bulunan yapıyı Patris ve Drungarios Konstantinos Lips 907 yılında yaptırmışlardır. Doğu duvarındaki yazıttan, Meryem’e adandığı anlaşılmaktadır. Latin işgalinde yağmalanan kilise, sonradan onarılmıştır. 1282 yılında, VIII. Mikhael’in hanımı Theodora manastırı onartarak, güneyine Ioannes Podromos’a adanan bir kilise yaptırmıştır. II. Bayezit döneminde, Fenari Alaeddin, cami ve zaviye haline getirmiştir.
    Günümüzdeki yapı, birbirine bitişik iki kilise ile, kiliseleri batı ve güneyden L biçiminde saran koridordan oluşmuştur. Manastırın öbür bölümlerinden iz kalmamıştır.
    Kuzeydeki ilk kilise; dört sütunlu, haç planlı bir yapıdır. 17. yüzyılda sütunlar kaldırılmış, iki büyük kemerle kubbe desteklenmiştir. Güneydeki kilise, ortası yüksek, dehlizli tiptedir. Apsis çıkıntıları tuğla süsleme açısından ilginçtir. Her iki kilisenin de bezeme açısından zengin olduğu, günümüze gelebilmiş çok az kalıntıdan anlaşılmaktadır.

    Vefa Kilise Camii (Hagios Theodoros Kilisesi)

    11. yüzyılda yapılmıştır. Hagios Theodoros Kilisesi olduğu düşünülmektedir. İki ayrı dönemin mimari özelliklerini taşımaktadır. İstanbul’un alınmasından sonra, Şemseddin Molla Gürani camiye çevirtmiştir.
    1937 yılında yapılan araştırmada dış narteks (giriş bölümü) kubbelerinde resimler bulunmuştur. Sağdan ikinci kubbede sekiz azize betimlenmiştir.

    Koca Mustafa Paşa Camii (Haghios Andreas Kilisesi)


    Cerrahpaşa’da, Hagios Andreas adına yapılmış kilisedir. İlk yaptıranı ve yapım tarihi bilinmemektedir. İkonoklast dönemin ardından I. Basileos kiliseyi onartmıştır. Latin egemenliğinden sonra, VIII. Mikhael’in yeğeni Teodora Raouleina kilise ve manastırı yeniden yaptırmıştır. İstanbul alınınca, 1491 yılında Koca Mustafa Paşa tarafından camiye çevrilmiştir.
    Kilise, ana mekân ile dehliz biçiminde yan mekânlardan oluşmaktadır. Ana mekân, dört ayağa dayalı kubbe, dehlizler ve tonozla örtülüydü. Kilise camiye çevrildiğinde, yan dehlizler orta mekânla birleştirilmiş, üstleri yarım kubbe ile örtülmüştür.

    Gül Camii



    Unkapanı ile Ayazkapı semtleri arasındadır. Yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir. II. Selim döneminde camiye çevrilmiştir. Duvarları tuğla ve taş sıralıdır. Haç planlı yapının pencereleri, büyük kemerleri ve basık kubbesi Türk yapı sanatının özelliklerindendir. Kilise, planı ve doğu yüzünün yan apsislerindeki tuğla bezemeleri ile 14. yüzyıl başlarına tarihlenmektedir.

    Murat Paşa Camii

    Aksaray Meydanı’ndadır. Kentin en eski camilerinden olup, 1471-1472 tarihli yazıtı vardır. Yan bölümlü camilerin son örneklerindendir. İki kubbeli yapının ortası yüksek, yan bölümler ise alçaktır. Son cemaat yeri 6 kubbelidir. Duvarlar iki dizi tuğla, bir dizi ince kesme taş düzenindedir.

    Molla Aşki Camii

    Balat semtindedir. Fatih döneminin bilim adamı ve şairlerinden Aşki Mehmet Efendi yaptırmıştır. Son cemaat yeri ile minare ve minberi, 1735 yılında İstanbul Kadısı Abdüllatif Efendi’nin kızı Fatma Hanım ekletmiştir. Yapının duvarları kâgir, çatısı ahşaptır. Minaresi taş ve tuğla örgü düzenindedir.

    Hırkai Şerif Camii



    Atikali semtinde bulunan camiyi 1850 yılında Sultan Abdülmecit yaptırmıştır. Mihrap önündeki kubbeli bölümde, Hz. Muhammed’in Veysel Karani’ye verdiği hırkası korunmaktadır. Kesme taştan, sekiz köşeli yapı, pencereli bir kubbeyle örtülüdür. Mihrap ve minber al somaki mermerdir.


    Zühtü Paşa Camii

    Kadıköy, Kızıltoprak’tadır. 1884 yılında Ahmet Zühtü Paşa yaptırmıştır. Taş yapıya basamaklarla çıkılmaktadır. Tek şerefeli, kısa, kalın minaresi vardır. Camiyle cadde arasındaki hazirede Zühtü Paşa ve yakınları gömülüdür.

    Altunizade Camii

    Bağlarbaşı’yla Kısıklı arasındadır. 1865 yılında ilk Ayan Meclisi üyelerinden İsmail Zühtü Paşa yaptırmıştır. Taştan, tek kubbeli, barok üslupta bir yapıdır. Önünde kapalı son cemaat yeri, sağında tek şerefeli minaresi vardır. Avlu kapısıyla, mihrap duvarında Hattat Mehmet Rasim’in 1865 tarihli kitabeleri yer almaktadır.

    Ortaköy Camii


    Ortaköy İskelesi yanındadır. Sultan Abdülmecit 1853 yılında Mimar Karabet Balyan’a yaptırmıştır. 1960-1972 yıllarında onarılmıştır. Tek kubbeli, iki ince minareli, barok üslupta bir yapıdır. Duvarları ak kesme taş, mihrap mozaik ve mermer, minberi somaki mermerdendir.

    Nusratiye Camii

    Tophane’dedir. II. Mahmut, 1825-1826 yıllarında Mimar Kirkor Balyan’a yaptırmıştır. Yapı, baroktan ampir üsluba geçişin ilk örneklerindendir. Bu yüzden iki üslubun da özelliklerini taşımaktadır. Kare planlı, tek kubbeli bir yapıdır. Dıştan, kubbenin köşelerine barok üslupta kuleler yerleştirilmiştir. Son cemaat yerini dört köşe mermer sütunlara oturan üç kubbe örter. İki ince minare, ikişer şerefeli ve yivlidir. Cami dışındaki iki sebil ve şadırvan Türk mimarisinin özgün örneklerindendir.

    Beylerbeyi Camii


    Sultan I. Abdülhamit tarafından 1778 yılında Mimar Tahir Ağa’ya yaptırılmıştır. Kesme taştan tek kubbeli bir yapıdır. Talik yazılı üç yazıtı vardır. 1968 yılında minaresi, son cemaat yeri onarılmıştır. Maun ağacı minberi, fildişi kakmalıdır. Caminin yanındaki çeşmeyi 1811 yılında Sultan II. Mahmut yaptırmıştır.

    Ayazma Camii


    Üsküdar’dadır. III. Mustafa, 1760 yılında Mimar Mehmet Tahir Ağa’ya yaptırmıştır. 1964 yılında onarılmıştır. Barok üslupta, merkezi tek kubbeli bir yapıdır. Son cemaat yeri 8 sütuna oturan 3 kubbeyle örtülüdür. Sol kapı üstündeki 1760 tarihli talik yazılı kitabe, Hattat Veliyüddin tarafından yazılmıştır. Mihrap, al somakiden, oymalı minber ise renkli mermerdendir. Doğudaki hünkâr mahfilinin duvarları İtalyan çinileriyle kaplıdır. Cami içindeki yazılar, Hattat Seyyid Mustafa’ya aittir.

    Zeynep Sultan Camii

    Gülhane Parkı’nın karşısındadır. 1769 yılında Sultan III. Ahmet’in kızı Zeynep Sultan tarafından yaptırılmıştır. Klasik üsluptaki yapının mimarı, Mehmet Tahir Ağa’dır. Ana mekân, duvarlara oturan tek kubbe, son cemaat yeri beş kubbeyle örtülüdür. Haziresinde Zeynep Sultan, Alemdar Mustafa Paşa ve dönemin önde gelen kişileri gömülüdür. Avlu kapısı yanında Sultan I. Abdülhamit sebili vardır.

    Bali Paşa Camii

    Fatih semtindedir. 1504 yılında Bali Paşa ve hanımı Hüma Hatun tarafından yaptırılmıştır. Hüma Hatun Camii de denilmektedir. 1935 ve 1958 yıllarında onarılmıştır. Kesme taştan yapı, 12 m. çapındaki kubbeyle örtülüdür. 1504 tarihli kitabesinde şair Kenan Hüdai’nin dizeleri yer alır. Caminin yakınında Neccar Mehmet ve Hüsrev Paşa’nın türbeleri bulunmaktadır.

    İskender Paşa Camii

    Fatih semtindedir. İskender Paşa’nın 1503 yılında yaptırdığı cami, 1937 yılında onarılmıştır. Terkim Camii de denilmektedir. Kesme taş yapının ana mekânı tek, son cemaat yeri üç kubbelidir. Avluda mermer şadırvan vardır.

    Rüstem Paşa Camii

    Eminönü’nde, Hasırcılar Çarşısı’ndadır. Sadrazam Rüstem Paşa, 1561’de Mimar Sinan’a yaptırmıştır. Altta 16 dükkân bulunan caminin dikdörtgen planlı ana mekânı, dördü bağımsız, dördü de duvara bitişik 8 ayağa oturan büyük ve yüksek bir kubbeyle örtülüdür. Yanlardaki üç bölümlü, tonoz örtülü mekânlarla genişlik sağlanmıştır. Dıştan yalın ve süslemesiz bir yapıdır. Son cemaat yerinden başlayarak iç mekânı kaplayan çini süslemeler, renk ve motifleriyle Osmanlı çini mimarisinin en zengin örnekleridir.

    Rum Mehmet Paşa Camii


    Üsküdar’dadır. Kitabesinde 1471-1472 yıllarında Rum Mehmet Paşa’nın yaptırdığı bildirilmektedir. Ana mekân büyük kubbe, mihrap yarım kubbeyle örtülüdür. Ahşap işçiliği yönünden özgün yapılardandır. Caminin arkasındaki Rum Mehmet Paşa Türbesi, 8 köşeli, kesme küfeki taştan, sağır kubbeli bir yapıdır.


    Ağa Camii

    Beyoğlu, İstiklal Caddesi’ndedir. 1597’de Hüseyin Ağa yaptırmıştır. 1934 yılında tümüyle yenilenmiş, çinileri değiştirilmiştir. Duvar yazıları Hattat İsmail Hakkı Altınbezer’e aittir. Kesme taştan, tek kubbeli bir yapıdır. İç duvarları yeşil ve mavi Kütahya çinileriyle kaplıdır.

    Yıldız (Hamidiye) Camii


    Beşiktaş’ta, Yıldız Sarayı önündedir. 1885-1886 yıllarında Sultan II. Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Dört kalın sütuna oturan pencereli kubbenin saçakları, oyma yıldızlarla çevrilidir. Kubbe içi de yıldızlarla süslü olup, kasnak kûfî yazılıdır. Duvarlarda abanozdan sedef kakmalı yazıtlar vardır.

    Kilise (Zeyrek) Camii

    Zeyrek’te, Atatürk Bulvarı yakınında bulunmaktadır. Bizans İmparatoru Johannes Komnenos döneminde “Hristo Pantakrator Kilisesi” adıyla halka açılmıştır. XV. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle beraber camiye çevrilmiştir. Zeyrek Camii adını, ilk müderrisi Zeyrek Mehmet’ten almıştır.

    Emirgân Camii

    Boğaziçi’nde, Emirgân kesimindedir. 1782 yılında Sultan I.. Abdülhamit tarafından yaptırılmış, 1838 yılında II. Mahmut tarafından onartılmıştır. Kesme taştan, tek minareli, kiremit örtülü bir yapıdır. Caminin bitişiğindeki Hünkâr Dairesi karşısında 1783 yılında yaptırılmış Emirgân Çeşmesi bulunmaktadır.

    Osman Ağa Camii

    Kadıköy’de, Söğütlü Çeşme Caddesi’ndedir. Osman Ağa’nın 1713 yılında yaptırdığı camiyi, 1813 yılında II. Mahmut onartmıştır. Üç dizi tuğla, bir dizi taş düzenindedir. Tek şerefeli minaresi bulunmaktadır. Önünde 1713 tarihli çeşme yer alır.

    Bebek Camii

    Bebek İskelesi’nin yanındadır. 1912 yılında Mimar Kemalettin yaptırmıştır. Neo-klasik akımın içinde değerlendirilen yapı, 8 köşeli kasnağa oturan büyük kubbe ile örtülüdür. Kubbe yanlarda 4 yarım kubbeyle desteklenmiştir. Tuğla yapının son cemaat yeri, 4 kalın sütuna oturan 3 kubbeyle örtülüdür. Mihrap yazısı, Hattat Hüseyin Macit Ayral’a aittir.

    Teşvikiye Camii


    Teşvikiye’deki yapıyı 1855 yılında Sultan Abdülmecit yaptırmıştır. Giriş dört sütunludur, tavan renkli nakışlarla süslüdür. Ana mekânı örten büyük kubbenin köşelerine küçük kubbeler yerleştirilmiştir. Avlu kapısıyla cami kapısı arasında iki sütun bulunmaktadır. Bunlardan biri 1791 yılında Sultan III. Selim için, diğer ise 1811 yılında Sultan II. Mahmut için diktirilmiş menzil taşı anıtlarıdır.

    Valide Sultan Camii


    Aksaray Meydanı’ndadır. Sultan Abdülaziz, 1871 yılında annesi Pertevniyal Valide Sultan için yaptırmıştır. Mimarı, İtalyan Montani’dir. Rokoko üslubunda, süslemeli bir yapıdır. Duvarlar içten ve dıştan yazı ve çeşitli motiflerle bezenmiş mermerlerle kaplıdır. Kare planlı ana mekân yüksek kasnağa oturan, 16 pencereli kubbeyle örtülüdür. Yanlarda tek şerefeli iki minare bulunmaktadır. Girişin üstünde çok süslemeli hünkâr mahfili yer almaktadır. Avlu kapısı yanında Valide Sultan’ın Türbesi bulunmaktadır.

    Dolmabahçe Camii (Bezmi Alem Valide Sultan Camii)

    Dolmabahçe’de, saat kulesinin karşısındadır. Bezmi Alem Sultan, 1853 yılında Karabet Balyan’a yaptırmıştır. Süslemesiyle ilgi çeken yapı barok üsluptadır. İki ince gövdeli minaresi vardır. Dıştan, kubbenin köşelerinde işlemeli dört kulecik bulunur. Duvarlar ve şerefeler, kabartma süslemelidir. Mihrap ve minber al somaki mermerdendir.

    Takkeci İbrahim Ağa Camii

    Topkapı’dadır. 1591 yılında Takkeci İbrahim Ağa tarafından yaptırılmıştır. Yapı, 16. yüzyıl çini sanatının en güzel örnekleriyle süslüdür. Çinilerinin yanında alçı pencereleri, ağaç işleri ve altın yaldızlı bezemesi de özgündür.

    Aziz Mahmut Hüdai Camii

    Üsküdar’dadır. 1598 yılında türbe, tekke ve imaretle birlikte yapılmıştır. 1855 yılında Sultan Abdülmecit zamanında onarılmıştır. Şeyh Aziz Mahmut Hüdai, Celvetiye Tarikatı’nın kurucusudur. Cami tek kubbeli küçük bir yapıdır. Türbe’de Mahmut Hüdai’nin yanında yakınlarının 11 sandukası bulunmaktadır. Cami çevresinde de ünlü kişilerin türbe ve mezarları vardır.

    Şebsafa Hatun Camii

    Zeyrek’te, Atatürk Bulvarı’ndadır. Barok üsluptaki yapıyı 1787 yılında Şebsafa Hatun yaptırmıştır. Ana mekânı örten orta kubbe, köşelerde küçük kubbelerle desteklenmiştir. Caminin arkasındaki hazirede Şebsafa Hatun’un kabri yanında, birkaç mezar daha vardır.

    İskele Camii

    Kadıköy İskelesi yakınındadır. 1761 yılında III. Mustafa’nın yaptırdığı camiyi, 1859 yılında Abdülmecit onartmıştır. 1975 yılında bir onarım daha geçirmiştir. Taştan, tek kubbeli bir yapıdır. Kapısında tuğralı, 1859 tarihli onarım yazıtı vardır. Tek şerefeli minaresi kesme taştandır.

    Molla Çelebi Camii


    Kabataş’ta, kıyıdadır. Fındıklı Camii ya da Kabataş Camii de denilmektedir. İstanbul Kadısı Mehmet Çelebi 1589’da Mimar Sinan’a yaptırmıştır. 18. yüzyılda ve 1958’de onarım geçirmiştir. Kesme taştan yapının sağında tek şerefeli ince minare bulunmaktadır. Ana mekânı örten büyük kubbeyi 5 yarım kubbe desteklemektedir. Yarım kubbelerin aralarına da 4 küçük kubbe yerleştirilmiştir. Son cemaat yeri 5 kubbelidir. Yapının ikinci ve üçüncü dizi pencereleri vitraylıdır.

    İvaz Efendi Camii

    Ayvansaray’dadır. Rumeli Kazaskeri İvaz Efendi, 1585 yılında Mimar Sinan’a yaptırmıştır. Duvarları taş ve tuğla örgü düzeninde, tek kubbeli bir yapıdır. Mihrap çinileri özgündür, minaresi kesme taştandır. Avlunun doğusunda İvaz Efendi mezarı bulunmaktadır.

    Piyale Paşa Camii

    Piyale Paşa Mahallesi’ndeki yapıyı, Mehmet Piyale Paşa 1573 yılında Mimar Sinan’a yaptırmıştır. Kesme taş ve tuğla düzenindeki yapı, 6 kubbeyle örtülüdür. Tek şerefeli minaresi bulunmaktadır. Mihrap ve çevresi yazılı çinilerle kaplıdır. Caminin mihrap yönünde Piyale Paşa Türbesi bulunmaktadır. Kesme taştan, sekiz köşeli, kubbeli yapı 1577 yılında yapılmıştır. İçte, 12 sanduka yer almaktadır.

    Sinan Paşa Camii



    Beşiktaş’ta, Barbaros Anıtı’nın karşısındadır. 1553-1555 yıllarında Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Edirne’deki Üç Şerefeli Cami’nin planını daha küçük boyutlarda yineleyen yapı, 6 ayaklı camilerin öncüsüdür. Cami avlusunu, 22 mermer sütunlu, kiremit örtülü revaklar ardında medrese odaları çevrelemektedir. Yapının iç süslemeleri ince kalem işlidir.

    Zincirlikuyu Camii

    Edirnekapı semtindedir. 1499 yılında Hadım Atik Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır. Dikdörtgen ana mekânı iki ayağa dayanan altı kubbe örter. Duvarlar kesme taş ve tuğladır. Kesme taştan kalın bir minaresi vardır.

    Azapkapı (Sokullu) Camii

    Azapkapı’da yer alan yapıyı Sokullu Mehmet Paşa, 1577 yılında Mimar Sinan’a yaptırmıştır. 19. yüzyılda minare, 1941’de cami onarılmıştır. İki katlı yapı, dikdörtgen planlıdır. Merkezi kubbe, 8 yarım kubbeyle desteklenmiştir. Mihrap ve minber mermer işlemelidir.

    Firuz Ağa Camii

    Sultanahmet Meydanı’yla Divanyolu’nun birleştiği yerdedir. 1491 yılında II. Bayezit’in başveznedarı Firuz Ağa yaptırmıştır. Kesme taştan, küçük bir yapıdır. Son cemaat yeri üç, ana mekân tek kubbelidir. Cami yanında Firuz Ağa’nın yazıtsız, mermer mezarı bulunmaktadır.

    Ahmet Paşa Mescidi (Hagios Ioannes Prodromos Kilisesi)

    Fatih semtindedir. Ne zaman ve kimin yaptırdığı bilinmemektedir. Haç planlı kiliselerin küçük bir örneğidir. Dört sütun üstüne oturan kubbesi, narteks ve üç apsisi vardır. III. Murat döneminde camiye dönüştürülen yapının, 1960’da yapılan onarımla özgünlüğü bozulmuştur.


    Galata Kulesi


    Galata Kulesi

    Galata Kulesi’nin ne zaman yapıldığı hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte, Kule’nin İsa’dan sonra 507 yılında imparator Iustinianos zamanında inşa edildiği idda edilmektedir. Aynı zamanda Cenevizliler tarafından İsa Kulesi, Bizanslılar tarafından Büyük Kule olarak anılan yapıya, günümüzdekine yakın şeklini, 1348 yılında Cenevizliler vermiştir.

    1509 depreminde büyük zarar gören Kule, devrin ünlü Osmanlı mimarı Hayrettin tarafından onarılmıştır. Ayrıca; Kule, Kanuni Dönemi’nde Kasımpaşa Tersanesi’nde çalıştırılan mahkûm işçiler için hapishane olarak da kullanılmıştır.16 yy.ın sonlarında ise; müneccimbaşısı Takıyeddin Efendi, Kule’nin tepesine bir rasathane kurmuştur. Bir dönem bu şekilde kullanılan Galata Kulesi, 3. Murat tarafından kapatılır ve Kule tekrardan hapishaneye dönüştürülür.

    4. Murat zamanında 1638 yılında; Hezarfen Ahmet Çelebi, kollarına kanat takarak, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a o meşhur uçuşunu gerçekleştirir. 17 yy.a doğru mehterhane takımına ev sahipliği de yapan Kule; 1717den sonra artan İstanbul yangınlarıyla baş edebilmek için yangın gözetleme kulesi olarak da kullanılmıştır. Ama ne yazıktır ki Kule 1794 senesi kendisi de yanmaktan kurtulamamıştır.

    Üçüncü Selim zamanında; Galata Kulesi onartıldıktan sonra, Kule’nin üst katına bir cumba eklenir.1831’de kule bir yangın daha geçirir. Bu sefer 2. Mahmut; Kule’nin üzerine iki kat daha çıkar ve külah biçiminde olan ünlü dam örtüsüyle Kule’nin tepesi kapatılır. O dönem onarımla alakalı olarak, Pertev Paşa’nın bir de yazıtı Kule’ye yerleştirilir.
    1875 yılında kuvvetli bir fırtınadan sonra, Kule’nin tepesindeki külahımsı çatı uçar ve daha sonra 1960 yılında tekrardan onartılır. Günümüzde, Kule özel bir şirket tarafından sadece turistik amaçlı işletilmektedir. 7 katı asansörle, 2 katı da yürüyerek çıkıp, Kule’nin en üst katındaki restoranın içinden geçtikten sonra, Kule’yi çepeçevre saran balkona ulaşılır. Bu balkonun sunduğu İstanbul ve Boğaziçi zarafetine doyum olmuyor.


    Kız Kulesi

    Kız Kulesi

    Üsküdar’da, Salacak’ın 150-200 metre açıklarında bulunmaktadır. Kız Kulesi’nin ne zaman yapıldığı hakkında kesin bir bilgi olmamakla birlikte, bazı kaynaklarda Kule’nin mimari yapılanma süreci M.Ö. 341’e kadar indiği görülmektedir.

    Kız Kulesi’nin eski zamanlardaki isimleri, Damalis ve Leandros’dur. Damalis ismi, zamanın Atina kralı Kharis’in karısının adıdır. Damalis ölünce bu sahillere gömülmüş ve kuleye de bu isim verilmiştir. Ayrıca, Kule Bizans zamanı’nda “küçük kale” anlamına gelen Arcla olarak da anılmıştır.

    İstanbul’un fethinden sonra adadaki mevcut kule yıktırılıp yerine ahşap bir kule inşa edilir. 1719’da bu ahşap kule çıkan yangınla kül olur. 1725 yılında şehrin Başmimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından kâgir olarak yeniden inşa edilir. Kule üst kısmı değiştirilerek üst tarafa camlı bir köşk ve onun üzerine de kurşunla kaplı bir kubbe eklenir. Ünlü hattat Rakim Efendi kule kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut'un tuğrasını taşıyan bir kitabe yerleştirir. 1857'de Kule’ye tekrar fener ilave edilir ve 1920 yılında fenerin lambası otomatik ışık sistemine kavuşur.

    Kız kulesi tarihin akışı içinde; ticari gemilerden vergi toplama, savunma, fener, 1830’daki kolera salgınında karantina hastanesi ve radyo istasyonu olarak birçok farklı amaç için kullanılmıştır. Cumhuriyet’ten sonra bir süre deniz feneri olarak da kullanılan kule;1964 Savunma Bakanlığı’na, 1982 Denizcilik İşletmeleri’ne devredilir. Günümüzde özel bir şirket tarafından restore edildikten sonra, restoran olarak kamuya açılmıştır.


    Beyazıt Kulesi

    Beyazıt Kulesi

    Beyazıt Kulesi’nin bugünkü yerinde Bizans zamanında da Tetratsiyon adında, uzaktan yangınları gözetlemek için bina edilmiş bir kule vardı. Osmanlı Dönemi’nde ise; Kule aynı yerine Paris’te Ecole des Beaux-Arts’da öğrenim gören ilk Osmanlı mimarı olan, mimar Kirkor Balyan tarafından ahşap olarak 1749 yılında inşa edilir. Kule yangınları gözetlemek amacıyla yaptırılan ilk kule olma özelliğini de taşımaktadır.

    Hüseyin Ağa tarafından yaptırılmış olan Kule’ye, Harik Köşkü veya Kulesi de denirdi. Harik kelimesi yangın anlamına gelmektedir. Kule’de görev alanlara köşklü, köşlü veya dideban da denirdi. O zamanki ahşap kule Yeniçeriler tarafından bir ayaklanma sonucu ateşe verilmiştir. Yanan Kule’nin yerine 1828 yılında 2. Mahmut tarafından Mimar Kirkor’un kardeşi Senekerim Balyana, Kule kâgir olarak tekrardan inşa ettirildi. Beyazıt Kulesi yaptırılmadan önce yangınları gözetlemek amacıyla Süleymaniye Cami’sinin minareleri kullanılmıştır. Beyazıt Kulesi’nin yüksekliği 85 metredir. Kule’ye 256 ahşap basamakla çıkılmaktadır.


    Hidiv Kasrı

    Hidiv Kasrı

    İtalyan mimar Delfo Seminati’ye, Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa tarafından 1907 yılında Çubuklu sırtlarındaki koruluğun içine bina ettirilen 1000 metrekarelik yapı, “art-nouveau” süsleme üslubuna sahiptir. Mısır bağımsızlığını ilan ettiği sırada, İstanbul’da V.Mehmet Reşat’la görüşmede bulunan Abbas Hilmi Paşa; görevinden alınınca, ailesi ile birlikte İstanbul’daki Hidiv Kasrı’na yerleşir.
    Hidiv Kasrı’nın ana girişinin ortasında mermerden bir çeşme vardır. Bunu yapının içindeki diğer çeşme ve havuzlar izler. Kasrın salonları arasındaki bağlantılar, havuzun etrafında daire çizer ve bu daire yalnızca giriş holünde kesilir. Tavansa vitrayla kaplıdır.

    Giriş katındaki şömineli salonun üstündeki daire biçimindeki parçada yer alan iki büyük yatak odası; lambrileri, iç tuvalet ve banyoları ile dikkat çekmektedir. Binanın bir diğer özelliği ise; Boğaziçi'nin yarısının seyredilebildiği kulesidir. Hem asansör, hem de merdivenle çıkılabilen bu kulenin balkonlu bir orta katı ve üstü açık bir terası mevcuttur.

    Kasır, Hidiv'in 1930'lu yıllarda İstanbul'u terk etmesinden sonra İstanbul Belediyesi'nce satın alınmış, fakat 1937–1982 yıllan arasında pek kullanılmamıştır. Sadece zaman zaman film çekimi için kiraya verilmiş, fakat bu esnada çok hor davranılmış ve hatta yeterli ışık gelsin diye tavandaki çok değerli vitraylar dahi kırılmıştır. 1982 yılında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu tarafından restorasyon başlatılmış; İki yıl süren çalışmalardan sonra 1984 yılında otel, restoran ve kafe olarak hizmete girmiştir.
    Günümüzde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Beltur tarafından restoran olarak işletilen Hidiv Kasrı; düğün, seminer ve toplantılara da ev sahipliği yapmaktadır.


    Küçüksu Kasrı


    Küçüksu Kasrı


    Anadolu yakasında, Anadolu Hisarı’nın güneyinde yer alan Küçüksu Kasrı olarak bilinen yapı; 1856 yılında I. Abdülmecit tarafından barok tarzda Sarkis Balyan’a yaptırıldı. Bundan önce aynı yerde bostancı ocağı bulunuyordu. Bostancılar, sultanlara ait has bahçelerini ve Boğaziçi kıyılarını korumakla görevliydi. 1752 gelindiğinde, buraya Sadrazam Divittar Emin Mehmet Paşa, I. Mahmut için ahşap bir köşk inşa ettirdi. Bu köşk eskiyince yıktırılıp; yeni tarzda günümüzdeki taş yapı inşa ettirildi.
    Küçüksu Kasrı rokoko bezemeleriyle süslenmiş, dıştan güzel oymalarla yapıya ayrı bir hava verilmiştir. Bahçede, kasrın içindeki merdivenler gibi barok tarzındaki çeşmeyi; III. Selim 1803 yılında annesi Valide Mihrişah Sultan için yaptırmıştır. Bahçedeki çeşme ve havuz, Küçüksu Kasrı’yla benzersiz bir bütünlük arz etmektedir.
    Günümüzde müzeye dönüştürülen yapı; oymalar, kristal avizeler, halılar ve şöminelerle ziyaretçilerinin gözünde düşsel bir tat bırakmaktadır

    Ihlamur Kasrı


    Ihlamur Kasrı


    25 bin metrekare civarında bir alana sahip Ihlamur Kasrı; Beşiktaş’ta Nüzhetiye Caddesi’nin kavşağında, Ihlamur ve Teşvikiye arasında bulunur. Bazı kaynaklarda; 18 yy.ın ortalarında Hüseyin Efendi ait bir köşk yer alır yazarken, bazı kaynaklarda; aynı yüzyılın başlarında III. Ahmet’in kurduğu has bahçenin ıhlamurluğunda yapılmış iki köşkten bahsedilir. Ancak, 1849–1855 tarihleri arasında mevcut binalar yıkılarak, yerine Abdülmecit tarafından Nikoğos Balyan’a günümüzdeki köşkler yaptırılır.

    Ihlamur Kasrı, Maiyet Köşkü ve Merasim Köşkü adında iki köşkten oluşur. Maiyet Köşkü, Merasim Köşküne nazaran daha sade bir görünümde olup; genellikle, Sultan ve harem kadınları için kullanılırdı. Bugün güzel bir kafeterya burada hizmet vermektedir. Merasim Köşkü ise; barok tarzı oymalarla ve süslemelerle bezenmiştir. Tavanlar manzara resimleriyle kaplı, şöminenin süslemelerinde kullanılan porselenler, yıldız fırınının ürünleridir. Köşk; Kristal avizeler, Avrupa üslubu birçok mobilya, Hereke halıları ve süslü vazolarla dekore edilmiştir.

    Abdülaziz; Bu kasrın bahçesinde, kendisinin de bizzat katıldığı güreş müsabakaları, koç ve horoz dövüşleri düzenlerdi. I. Abdülmecit burada ünlü Fransız şairi Lamartine’yi misafir etmiş; ayrıca, V. Mehmet Reşat burada Bulgaristan ve Sırbistan devlet adamlarının bulunduğu yabancı devlet erkânını kabul etmiştir.
    Cumhuriyet Dönemi’nde uzun müddet kullanılmayan Kasr’ın, 1952 yılında Merasim Köşkü Tanzimat Müzesi’ne, Maiyet Köşkü de Tarihi Köşkler Müzesi’ne dönüştürüldü. Bir dönem müze olmaktan çıkarıldı ve 1980’li yıllarda tamamen restore edildi. 1987’de ise bahçesiyle birlikte, tekrardan konuklarına kapılarını açtı.

    Maslak Kasrı


    Maslak Kasrı


    Levent ve Ayazağa semtlerini birbirine bağlayan ana yolun sağında bulunan Maslak Kasırları’nın yer aldığı çevrede ilk yapılaşmaların, Sultan II. Mahmut döneminde başladığı ve bu bölgenin Sultan II. Abdülhamit’in veliahtlığı sırasında sultanlara ait bir av ve dinlenme yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir.

    Bu yıllarda tarih sahnesine çıkan ve bölgeye özel bir konum kazandıran Maslak Kasırları’nın ne zaman ve kim tarafından yaptırıldıkları tam olarak saptanamamakla birlikte, büyük bir bölümü Sultan Abdülaziz dönemine (1861-1876) tarihlenmektedir. 170.000 m.²’lik orman arazisinin ortasında, yeşilin tüm tonlarını barındıran bir koruluğun içinde yer alan Maslak Kasırları’ndan günümüze; Kasr-ı Hümayun, Mabeyn-i Hümayun ve Limonoğlu, Çadır ve Köşk Paşalar Dairesi gelebilmiştir.
    Boğaziçi’nin Karadeniz’e açıldığı noktayı çok iyi görebilen bir konumda, çevrelerindeki yeşil örtüyle bütünleşen bu yapılar, 19. yüzyıl sonları Osmanlı mimarlığı ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini oluşturmaktadır.

    Sultan II. Abdülhamit’in çalışma ve yatak odalarının bulunduğu Kasr-ı Hümayun, bu sultanın Osmanlı tahtına çağrılmasına tanık olmuştur ve bu yönüyle Osmanlı tarihi açısından özel bir önem taşımaktadır. Günümüzde Kasr-ı Hümayun, eldeki belge, anı ve eski fotoğrafların ışığında onarılarak bir müze-saray olarak geziye açılmış durumdadır.
    Mabeyn-i Hümayun ve ona bağlantılı Limonluk ile Çadır Köşk ve bahçesi de aynı biçimde ele alınarak onarılmış ve ziyaretçilerin oturup dinlenebilecekleri birer kafeterya kimliğine kavuşturulmuşlardır.


    Aynalıkavak Kasrı

    Aynalıkavak Kasrı

    Kasımpaşa Hasköy’de yer alan kasrın, ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmemekle birlikte; Evliya Çelebi’ye göre Fatih Dönemi’nde, bir başka kaynakta ise 1613 yılında Kaptan-ı Derya Halil Paşa tarafından yaptırılmıştır.

    Aynalıkavak ismi bahçesindeki kavak ağaçlarından ve Pasarofça Antlaşmasıyla Mora’yı Türklere bırakan Venediklilerin antlaşma sonrası Osmanlı Padişah’ı III. Ahmet’e hediye ettikleri aynalardan gelmektedir. Yapı eğimli bir arazide inşa edilmiş ve bahçesi çeşitli ağaçlarla süslenmiştir. Giriş mekânına bir verandadan girilip, oradan da geniş bir salona geçiliyor. Salonun üç tarafında ipek döşemeli divanlar, duvarlarında ise mavi zemin üzerine altın yaldızlarla yazılmış III. Selim’e ait bir şiir yer alır. Salon üç yönde bahçeye bakan hatlarla bezenmiş pencerelere sahip ve üzeri kubbeyle örülü bir arz odası görünümündedir.

    19 yy başlarında mekân has bahçe olarak da anılmıştır. Yapı II. Mahmut tarafından Kirkor Balyan’a restore edilmiş; günümüzdeki şeklini ise, III. Selim zamanında almıştır.
    Aynalıkavak Kasrı, Lale Devrinde birçok eğlenceye ve I. Abdülhamit tarafından 9 Ocak 1784 tarihinde Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan Aynalıkavak Antlaşmasına ev sahipliği de yapmıştır.
    Günümüzde kasrın alt katında Türk Müziği aletlerinin sergilendiği ve bazen sanat musikisi konserlerinin düzenlendiği bir araştırma merkezi ve müze bulunmaktadır.


    Sepetçiler Kasrı

    Sepetçiler Kasrı

    Tarihi yarımadanın deniz tarafında sıralanan bir dizi köşk, Topkapı Sarayı’na aitti. Bu köşkler içinde ayakta kalan Sepetçiler Kasrı, saray muhafızı bostancıların Sepetçiler Bölüğü tarafından yapıldığı için bu adla anılır. Mimarı Davut Ağa’dır. Günümüzde Uluslararası Basın Merkezi olarak kullanılmaktadır.

    Florya Atatürk Deniz Köşkü

    Florya Atatürk Deniz Köşkü

    Atatürk’ün buraya olan ilgisiyle önem kazanan Florya giderek yazlık dinlenme merkezine dönüşmüştür. Atatürk için İstanbul Belediyesi tarafından 1935 yılında Mimar Seyfi Arkan’a projelendirilen köşk, yazlık bir konut olarak yapılmış ve aynı yıl 14 Ağustos tarihinde kullanıma açılmıştır.
    Ulu Önder, 1936 yılının Haziran ve Temmuz aylarında uzunca bir süre burada kalmış, siyasal ve bilimsel toplantılar için köşkü özellikle kullanmış, aralarında İngiliz Kralı VIII. Edward ve Madam Simpson’un da bulunduğu kimi önemli konukları burada ağırlamıştır.


    İSTANBUL SURLARI


    Florya Atatürk Deniz Köşkü

    Günümüzde “suriçi” olarak adlandırılan ve tarihi İstanbul Yarımadası’nı oluşturan kısmın etrafı tamamen surlarla çevriliydi. Ancak, tarih boyunca İstanbul’un etrafına yaptırılan çeşitli surların büyük kısmı günümüze ulaşamamıştır. İlk surlar, kentin kuruluş tarihlerinde (M.Ö. 657) yaptırılmıştır. Sirkeci yakınlarından başlayarak Sarayburnu ve Marmara kıyılarını takip eden bu surlar, bugün Ayasofya’nın bulunduğu tepelere kadar ilerliyordu. Roma İmparatoru Septimius Severus (193-211), kenti işgali sırasında bu surları yıktırmış, daha sonra Sarayburnu ve Sultanahmet Meydanı’nı içine alarak Ayasofya yakınlarında son bulan bir sur yaptırmıştır.

    Büyük Constantinus döneminde (306-337), Marmara kıyısından başlayarak Haliç’e kadar uzanan şehir, üçüncü kez surlarla çevrilmiştir. Constantinus surlarından günümüze ulaşan tek kalıntı Cerrahpaşa’da Ese (İsa) kapısıdır. II. Theodosius döneminde, 413 yılında yapımı tamamlanan surlar, Constantinus surlarının bitiminden başlayarak, Kara Surları, Haliç Surları ve Marmara Surları şeklinde üç ayrı bölümden oluşmaktadır. Kara Surları, Ayvansaray’da Haliç kıyısından başlayıp, Yedikule’de Marmara Denizi’ne kadar yaklaşık 6,5 km. uzunluğundadır. Günümüze en sağlam ulaşan kara surları çifte duvar ve hendekten oluşmaktadır. 400 kadar kulesi, 46 kapısı bulunan surlar 15-18 m. genişliğinde, 10-12 m. derinliğinde hendeklerle korunuyordu. Hendeklerin ardında aralıklı burçlarla desteklenmiş 7,50 m. yüksekliğinde ön sur, arkasında 4,50 m. genişliğinde, 15 m. yüksekliğinde ana sur bulunmaktadır. Belirli aralıklarla kare veya çokgen kulelerle güçlendirilmiştir. Taş ve tuğla örgülü kalın duvarların içi moloz taş dolguludur. Karasur kapılarının en görkemlisi Yedikule surlarındaki Altınkapı’dır.

    Haliç Surları, Ayvansaray’dan başlayıp, bütün Haliç boyunca Sarayburnu’na kadar uzanmaktaydı. Yaklaşık 5,5 km. uzunluğunda tek duvardan oluşan surlardan günümüze çok az iz kalmıştır.

    Marmara Surları ise, Sarayburnu ve Yedikule arasındaki sahil şeridi boyunca uzanmaktaydı. Kenti, denizden gelecek saldırılara karşı korumak için yapılmış olan surların uzunluğu 8,5 km. olup, çokgen ve dörtgen burçlarla güçlendirilmiştir.
    Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca depremler, yangınlar ve kuşatmalar nedeniyle tahrip olan surlar günümüze değin pek çok onarım görmüştür.


    TARİHİ ÇARŞILAR

    Mısır Çarşısı


    Mısır Çarşısı

    Çarşının günümüzdeki yerinde, Bizans zamanında da bir çarşı bulunduğu rivayet edildiği gibi, bu çarşının adının da Makro Envalos olduğu iddia edilmektedir.
    Mısır Çarşısı “L” şeklinde bir yapıda olup, Yeni Cami’nin batısında yer almakta.1664’te cami bittikten bir yıl sonra, külliyenin bu bölümü Hassa Başmimar’ı Mustafa Ağa tarafından tamamlanmıştır. Çarşının Mısır Çarşısı olarak anılmasının nedeni, Kahire’den alınan vergilerle yapılmasıdır.

    Bu ad 18 yy.dan sonra kullanılmaya başlanmış; çarşı, bundan önce Valide Çarşısı ve Yeni Çarşı isimleriyle de anılmıştır. Çarşı’nın toplam altı kapısı bulunmaktadır. Haseki Kapısı’ndaki kısım iki katlı bir plana sahiptir ve üst katlar vaktiyle mahkeme bölümleri olarak da kullanılmıştır. Bu mahkeme bölümlerinde; esnafla halk arasındaki ve çarşı esnafının kendi arasındaki sorunlar giderilmeye çalışılırdı. Çarşı’nın uzun ve kısa kollarının birleştiği alan “dua meydanı” diye anılıyor. Burada bir ezan köşkü bulunmaktadır. Parmaklı bir balkon şeklinde planlanan bu bölüm, çarşının göz kamaştırıcı mekânlarından biridir.

    Bir görevli bu meydanda esnafa seslenerek dua eder, hayırlı işler görmelerini dilemektedir. Mısır Çarşısı’nda; eskiden yalnızca baharat değil, her türlü ilaçta satılırdı. Dükkânların görülebilen yerlerine de bazı işaretler konulurdu. İlaçların birçoğu da “Nüzhetül Fi Tercüme-Afiyet” adlı kitaptan yararlanılarak yapılırdı. Bugün çarşı içinde kuyumcular, aktarlar, baharatçılar ve hediyelik eşya dükkânları gibi birçok farklı dükkân faaliyet göstermektedir. Çarşı 1691 ve 1940 yılları olmak üzere iki büyük yangın atlatmıştır. Bu yangınlarda önemli ölçüde hasar gören çarşı, son şeklini 1940 yılında İstanbul Belediyesi tarafından yapılan restorasyonla almıştır.


    Kapalı Çarşı


    Kapalı Çarşı


    Kapalıçarşı büyük bir külliye olarak düşünülebilir. İçinde 61 sokak, 4400 dükkân, 2195 atölye, 18 çeşme, 2 bedesten, 40 han, 2200 han odası, 12 mescit, 12 depo, 1 okul, 1 hamam, 19 adet tulumba kuyusu bulunur.

    Kapalıçarşı’nın belli başlı kapıları; Beyazıt, Fesçiler, Sahaflar, Kürkçüler, Nuriosmaniye, Mahmutpaşa, Mercan, Tacirciler ve Örücüler Kapısıdır. Çarşı kapıları geceleri açılmamasına rağmen, 1546 yılındaki büyük yangında ve Abdülmecit’in Mısır seferi dönüşü yapılan kutlamalarda geceleri iki kez açılmıştır. Kapalı Çarşı’nın Fatih çağında yapılan belli kısmı haricinde; asıl büyük çarşı Kanuni döneminde ahşap olarak inşa ettirilmiş. Bu ahşap çarşı 1546 senesinde, 1651 Sultan IV. Murat zamanında ve 1710’da II. Mustafa döneminde, üç yangın yaşamış ve tekrardan kâgir olarak inşa ettirilmiştir.

    Kapalıçarşı 31 bin metrekare alana sahip ve labirentsi bir yapıya sahiptir. Örtü sistemi kurşunla kaplı ve dam sayısız kubbeyle doludur. Ayrıca; Çarşının içindeki İç Bedesten denilen, 48 x 36 ölçülerinde dikdörtgen, 15 kubbe ve 8 ayaklı mekânın Bizans zamanından günümüze kaldığı da rivayet edilmektedir.
    Çarşı o günlerden günümüze birçok onarım ve restorasyondan geçmiş; en büyük çapta hasarı ise, 1894 yılında yaşanan depremde almıştır. Kapalıçarşı mimarisine uygun, yüzyılların çağdaşı olan yapı, günümüzde ticari ve turistik amaçlı her gün farklı dil ve kültürden ziyaretçilerini ağırlamaya devam etmektedir.


    Feshane

    Feshane

    Feshane, II. Mahmut tarafından 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılıp, yerine ikame edilen orduya giysi dikmek amacıyla kurulmuştur. Bugün restorasyon çalışmaları sonucu çok amaçlı bir tesis olarak hizmet vermektedir.

    Sahaflar Çarşısı

    Beyazıt Meydanı’nda bulunan Sahaflar Çarşısı’nda değişik konularda her çeşit kitap satılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun erken dönemlerinde bu çarşıda, el yazması kitaplar satılmaktaydı. İbrahim Müteferrika’nın matbaada basılan kitapları piyasaya sürmesiyle bu anlayış terkedilmiştir. Günümüzde bu çarşının ortasında İbrahim Müteferrika’nın bir büstü bulunmaktadır.

    Bakırcılar Çarşısı

    Şimdiki İstanbul Üniversitesi merkez binası bahçesinin doğu ve kuzey duvarları altında bir sıra dükkân halindedir. Burada el yapımı bakır işleri, hediyelik eşya mağazaları bulunmaktadır.

    Sultanahmet Çeşmesi (III. Ahmet Çeşmesi)


    Sultanahmet Çeşmesi (III. Ahmet Çeşmesi)

    III. Ahmet tarafından, 1728 yılında Bizans zamanından kalma Perayton adlı Bizans çeşmesi yerine bina edilen bu tarihi İstanbul çeşmesi; kentin en ihtişamlı çeşmelerinden biri olma vasfına sahiptir. Çeşme, Topkapı Sarayı’nın Bab-ı Hümayun kapısının baktığı Ayasofya Meydanı’nın merkezine konumlandırıldığından, meydana hâkim bir görünüm kazanmıştır.

    Merkezinde sekizgen prizma gövdeli su haznesi bulunan yapı; su haznesinin köşelerine yerleştirilen sebiller ve cephelerdeki çeşmelerden müteşekkildir. İki basamakla çıkılan bir zemin üzerine oturtulmuş olan ana kütle; bitkisel motifler, bezemeler, mukarnas ve palmet gibi mimari işlemelerle estetik bir görünüm kazanmış; bu estetik görünüm, niş ve bordürlerle desteklenmiştir. Ayrıca, madalyon içine alınmış “Maşallah” yazısı ve uzun vazolar içerisine yerleştirilmiş çiçek motifleri de görülmeye değer sanatsal çizgiler taşımaktadır. Çeşmenin tavan örtüsünü meydana getiren kurşun kaplamalı ahşap çatı, dışa doğru genişletilerek çeşmenin ana kütlesi güneş ışığı ve diğer çevresel zararlara karşı korunmuş; çeşmenin üzerindeki küçük kubbeciklerle ve ahşap saçaklardaki süslemelerle çatı sıradanlıktan sıyrılıp sanatsal bir değer kazanmıştır.

    Çeşmenin ta’lik hatla yazılan kasidesi, Kayseri ve Halep kadısı olan şair Seyyid Hüseyin Vehbi bin Ahmed ait olup; “Aç besmeleyle iç suyu Han Ahmet’e eyle dua” diye biten kasidenin son beytini III. Ahmet’in söylediği rivayet edilmektedir ve kasidenin sonunda sultanın imzası yerleştirilmiştir.

    Osmanlı mimarisinin batı tesiri altında gelişen son dönemlerinde inşa edilen ve klasik mimariden baroğa yönelişi gösteren bu anıtsal çeşme, İstanbul’u ziyarete gelip çeşmeyi görme fırsatı yakalayan turistleri 18.yy.a doğru bir zaman yolculuğuna davet ediyor.


    Tophane Çeşmesi

    Tophane Çeşmesi

    1732 yılında I. Mahmut tarafından yaptırılmış olan Tophane Meydan Çeşmesi; Beyoğlu İlçesi, Tophane semtinde, Necati Bey ve Tophane İskelesi caddelerinin kesiştiği üçgensi meydanın ortasında yükselmektedir. Mimar Mehmet Ağa’nın eseri olan çeşmenin tarihi kitabesi şair Nahifi’ye ait olup; çeşme, Kılıç Ali Paşa Camii ile mimari bir bütünlük arz etmektedir.

    Bezemelerinde klasik tarzdan baroğa yönelişin izlerine rastlanan yapının anıtsal duruşu, bulunduğu mekânın mimari elemanları arasında ön plana çıkan öğelerden biri olmasına yardımcı olmuştur. Istanbul’un kare planlı çeşmeleri arasında, barok izlerini taşıyan geniş saçağı ile Osmanlı klasik dönem mimarisinde kullanılan sivri kemerli nişlerin estetik harmonisi, görülmeye değer mimari şekiller barındırmaktadır.

    Tophane Çeşmesi’nin vazo içine işlenmiş çiçek demetlerinden oluşan natüralist motifleri, farklı çizgilere sahip natürmort kurgular taşır. Bir geçiş dönemi eseri olan ve dönemin mimari duruşunun en güzel örnekleri arasında gösterilen çeşme; 2006 yılında Sabancı Grubu markası olan Saka Su tarafından restore edilerek Istanbul halkının sunulmuştur. Bu yenileme çalışmalarında çeşmenin zengin süslemeleri, 40 metrekarelik 23 ayar altın varakla zenginleştirilmiş ve İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş ile Güler Sabancı’nın katılımlarıyla gerçekleştirilen ihtişamlı bir açılış töreniyle çeşmeye yeniden su verilmiştir.


    III. Ahmet Çeşmesi


    Üsküdar Meydanı’nda iskelenin karşısında bulunan Sultan III. Ahmet Çeşmesi, 1728 yılında boğazdan gelip geçen yolcuların ihtiyaçlarını görmesi amacıyla, deniz kenarına inşa edilmiş; bugünkü yerine meydan düzenleme çalışmaları sırasında taşınmıştır.

    Som mermerden olan III. Ahmet Çeşmesi’nin, III. Ahmet ve Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın birlikte hazırladıkları kitabesi; III. Ahmet’in celi sülüsüyle yazılmış, çeşmenin üzerindeki beyitler dönemin ünlü şairlerinden Nedim, Şakir ve Rahmi tarafından kaleme alınmıştır. S ve C kıvrımların ve bezemelerin bir hayli güçlü olduğu çeşmede, çokgen gövde belli bir yükseklikten sonra kare prizmaya dönüşmekte; çeşmenin çokgen prizma gövdesindeki nişlerin üzerindeki rozetler, çeşmeye farklı bir hava katmaktadır.

    Çeşmenin Cephe tasarımında kullanılmış vazolardaki lale, gül ve krizantem işlemeler, çeşmedeki sanatsal işçiliğin güzel örnekleri arasında gösterilebilir. Ayrıca; mukarnas, sivri kemer ve palmet gibi çeşmenin diğer mimari güzellikleri çeşmeye göz alıcı bir estetik katmıştır.
    Bugün Üsküdar’ın en işlek caddelerinden olan Hâkimiyeti Milliye ve Paşalimanı Caddesi’nin kesiştiği kavşakta kalan çeşme, İstanbul en güzel çeşmelerinden biridir.


    Alman Çeşmesi

    Alman Çeşmesi

    Sultan Ahmet Meydanı’nda, I. Ahmet Türbesi’nin karşısında konumlandırılmış olan Alman Çeşmesi; Alman İmparatoru II. Wilhelm’in ikinci İstanbul ziyareti anısına bina edilmiş;çeşmenin planı Mimar Spitta tarafından çizilmiş ve çeşme, Mimar Schoele başta olmak üzere Carlitzik ve Joseph Antony’nin de içinde bulunduğu mimari ekiple şekillendirilmiştir.

    27 Ocak 1901 yılında II. Wilhel’in doğum gününde açılışı yapılan, neorönesans tarzda sekizgen plan üzerine kubbeli olarak inşa edilen çeşme; Almanya’da hazırlanmış ve parçalar halinde İstanbul’a taşınarak Sultan Ahmet Meydanı’ndaki yerini almıştır. Yeşil renkli somaki taşından sekiz kolon üzerine oturtulmuş kubbenin içi mozaiklerle kaplıdır ve kubbe eteğinde sekiz madalyon bulunur. Bu madalyonlara II. Amdülhamid tuğrası ve II. Wilhelm’in insiyalleri işlenmiştir.
    Köklü Türk ve Alman dostluğunun güzel bir eseri olan Sultan Ahmet Meydanı’ndaki çeşmenin kolonları arasındaki kemerler, çeşmenin sanatsal değerini artıran öğeler olmuştur.


    Bozdoğan Su Kemeri


    Bozdoğan Su Kemeri


    İstanbul Fatih’de, bugün İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu tepe ile Fatih Camii’sinin bulunduğu tepe arasında uzanmakta olan Bozdoğan Su Kemeri Geç Roma, Erken Bizans dönemi eseridir. Roma ve Bizans dönemlerinde Hadrianus ve Valens isimleriyle de anılan kemerinin yapım tarihi tam olarak belli olmayıp; Hadrianus dönemi (117–138) ve Roma İmparatoru Valens dönemi (364–378) kemerin inşa edildiği tarih aralıkları olarak bazı kaynaklarda zikredilmektedir. Kemer; II. İustinos (576), V. Konstantinos (741–775) ve 1019 yılında II. Basileios döneminde tamir edilmiş ve 11.yy.dan sonra kentin kuşatılması ve istilasıyla uğramasıyla büyük zarar görmüştür.

    6.yy.da, eski dönem İstanbul sarayları, Ahilleus Hamamı ve Yerebatan Sarnıcı’nın suyunu sağlamak için kullanılan Bozdoğan Kemeri; 1403 yılında kentten geçen İspanyol sefiri Ruy Gonzáles de Clavijo’den öğrendiğimiz kadarıyla, çevredeki bağ ve bahçelerin sulanmasına da yardımcı olmuştur. İstanbul’un fethinden sonra, İstanbul’un mevcut su sorununu gidermek için, Fatih Sultan Mehmet tarafından, kemerin su şebekeleri onartılıp, kemere ilaveler yapılarak, istanbul’un su sorunu çözüme kavuşturulmaya çalışılır. Osmanlı Döneminde de birçok kez elden geçirilen kemere; II. Bayezid, Kanuni Sultan Süleyman ve II. Mustafa dönemlerinde eklemler ve onarımlar yapılmış, bu onarımlar tarihi su kemerinin sağlamlaşmasında yeterli etki yaparak günümüze ulaşmasına büyük katkı sağlamıştır.

    Erken Bizans dönemlerinde 1 km.den uzun olduğu düşünülen kemerin ortalama uzunluğu 971 m, denizden yüksekliği 63.5 metre ve zemin yüksekliği ise ortalama 28 metredir. Bugün büyük bir bölümü yıkılmış olan kemerden yalnızca Atatürk Bulvarı üzerindeki bölüm sağlam kalmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’un nazım planını hazırlayan H. Prost kemere zarar vermeden kemerin altından taşıt yolunun geçişini sağlamıştır. 1988 yılında belediye tarafından kemerin Atatürk Bulvarı üzerindeki kısmı temizlenerek, güçlendirilmiş; 1990 ve 1993 yılları arasında tarihi yapı Doğan Kuban ve Ş. Akıncı tarafından restore edilmiştir.


    Galata Köprüsü


    Galata Köprüsü

    Eski adıyla Cisr-i Cedit (Yeni Köprü) köprüsü, 1845 yılında I. Abdülmecit’in annesi Valide Sultan tarafından ahşap olarak inşa ettirildi. Kısa sürede eskiyen köprüyü, Kaptan-ı Derya Hasan Ahmet Paşa 1863 yılında yenileyerek, tekrardan hizmete sundu. 19 yy.ın sonlarına doğru Köprü’de artan yaya trafiği nedeniyle, çıkan asayiş olaylarını denetim altına almak için Köprü’nün Galata ucunda, eklektik üsluplu ve süslemeli Aziziye Karakolu inşa edildi.

    prü 37 yıl bu şekilde hizmet verdikten sonra, yerine suyun hareketiyle sallanan ağır bir köprü inşa ettirildi ve 1912 senesinde Sultan 5. Mehmet Reşat’ın tahta çıkışının üçüncü yıldönümünde açıldı. Ocak 1914 senesine gelindiğinde ise; Elektrikli tramvayların bu köprü üzerinden Eminönü-Karaköy bağlantısı sağlandı. 1987 senesinde Köprü’nün Haliç’e bakan tarafında yeni bir köprünün yapımına başlandı. Ve bu köprünün yapımı tamamlanmadan önce, 1992 yılı mayıs ayında Tarihi Galata Köprüsü nedeni bilinmeyen bir yangın sonucu yanarak büyük hasar gördü.

    Yangından sonra diğer köprünün yapımı hızlandırılarak, 1992 Haziranında Tarihi Köprü’nün yerinde hizmete açıldı. On bir parçadan meydana gelen Tarihi Köprü’nün Karaköy tarafındaki parçaları yerinde bırakıldı ve yanmayan kısımları da taşınarak Atatürk Köprüsü’nün Unkapanı ayağında karaya bağlandı.


    Cağaloğlu Hamamı

    Cağaloğlu Hamamı

    Hamam,Yerebatan Sarnıcı yakınında bulunmaktadır. 1741 yılında, dönemin padişahı I. Mahmut’un Ayasofya Külliyesindeki kütüphanesine ve Aya Sofya Camiine gelir sağlamak için yaptırılmıştır. Hamamın planını Hassa Mimarı Süleyman Ağa çizmiş ve hamam, Abdullah Ağa tarafından bina edilmiştir.

    Cağaloğlu Hamamı’ndan önce aynı yerde Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın bir sarayı vardı. Bu yapı 1740 senesinde yandı ve arsasında Cağaloğlu Hamamı’nın yapımına başlandı. Kadınlar ve erkekler için ayrı bölümleri olan çifte hamamın, kadınlar çıkışı hamam sokağına, erkekler çıkışı caddeye bakar. Eserin mimari yapısında Barok üslubu ve klasik Osmanlı mimarisinde olmayan yenilikler göze çarpmakta ve Osmanlı Dönemi’nde inşa ettirilen son büyük hamam olma özelliğini de taşımaktadır.

    Cağaloğlu Hamamı’nın camekânını geniş bir kubbe örter. Camekanın çevresinde konsollar üzerine bina edilmiş soyunma odaları bulunur. Hamamın orta yerinde; tek parçalık mermerden, geniş bir havuz vardır ve havuzun orta yerinde üç katlı enfes bir fıskiye yer almaktadır. Hamamın ılıklığındaki dört mermer ayak üzerine oturtulmuş geniş kubbe ve yedi beşik kubbe, (seven cradle-shaped domes) yapının çatısını oluşturmakta ve buradan hamamın hararesine geçilmektedir. Harare; işlemeli sekiz mermer sütun üzerine oturtulmuş geniş ve heybetiyle göz kamaştıran bir kubbeyle örtülüdür.
    Üç yüz yıldır ayakta duran Cağaloğlu Hamamı, günümüzde halen faaliyet göstermekte olup, çoğunluğu yurt dışından olmak üzere çok sayıda yerli ve yabancı ziyaretçiye hizmet vermektedir.


    Çemberlitaş Hamamı


    Çemberlitaş Hamamı

    Çemberlitaş Hamamı; Çemberlitaş yanında, Kapalıçarşı yakınında bulunmaktadır. III. Murat’ın annesi Nur Banu Sultan tarafından, Üsküdar’daki Valide-i Atik Külliyesine kaynak sağlamak için 1584 yılında, Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Kadınlar ve erkekler kısımdan oluşan bu çifte hamam; Valide Sultan Hamamı, Gül Hamamı, isimleriyle de anılmış, Evliya Çelebi’yse III. Murat Hamamı olarak bahsetmiştir yapıdan.

    Hamamın camekânı (soyunma odası) kubbeyle örtülmüş ve camekânın etrafına üç katlı soyunma odaları inşa edilmiştir. Camekândan üstü üç kubbeyle örtülü ılıklığa geçilir. Ilıklıktan hamam mimarisinin ana yapısı olan harareye… Hararenin dört köşesinde; üzeri kubbeyle örtülü dört halvet (Hamamlarda çok sıcak küçük yer), toplam altı sofa ve büyük kubbeyi taşıyan on iki sütun vardır. Halvetlerin önünde ise Köprülü Mehmet tarafından yerleştirildiği söylenen göbek taşları yer alır. Göbek taşlarında bugün bazı yerleri silinmiş olan Osmanlı yazıtları bulunur ki bunlar, tarihin fantastik dehlizlerinden günümüze kalan enfes dokulardır.

    Tarihi yapının kadınlar kısmındaki camekân, yol çalışmaları esnasında kesilmiş ve bir dönem börekçi olarak faaliyet göstermiştir. Ayrıca, kadınlar kısmının yıkanma yerleri de kâğıt deposu olarak bir dönem kullanıldıktan sonra; Hamam, 1988 yılında restore edilmiş ve ziyaertçilere açılmıştır.
    Günümüzde turistik hamam sefalarıyla yapancı konuklarını ağırlamaya devam eden hamam, Osmanlı hamam mimarisinin şaheserlerinden olmaya layık bir yapıdır.


    Beyazıt Hamamı

    Beyazıt’ta Ordu Caddesi üzerinde bulunan, Beyazıt Hamamı; Yavuz Sultan Selim’in annesi Hürrem Sultan tarafından, Edirne’de inşa edilen mescide gelir sağlamak için 15 yy.da yaptırılmıştır. Patrona Halil Hamamı olarak da bilinen mekan; bu adı, bir dönem hamamda tellaklık yapan bir isyancıdan almıştır.Yapı çifte hamam olup; kadınlar kısmının kapısı Kimyager Derviş Paşa Sokağına, erkekler kısmının kapısı da Ordu Caddesi’ne açılır.

    Erkekler kısmına üzeri kubbeyle örtülü camekandan girilir. Buradan ılıklığa geçerken üzerleri küçük kubbelerle örtülmüş dört tuvalet ve bir temizlik odası göze çarpar. Ilıklığın sağ ve sol tarafında kubbeli ve içinde tahminen üçer kurna bulunan sofalar vardır. Hamam hararesinin dört köşesinde kubbeli halvetlerin yanı sıra, hararenin ortasında günümüze ulaşamamış bir de göbek taşı bulunmaktadır.

    Hamam’ın Kadınlar kısmı da erkekler kısmıyla benzer yapıda olup; hamamın su ihtiyacını karşılayan kuyu, kadınlar kısmı tarafında ve İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphamesi’nin arkasında bulunur.
    1930’lu yıllarda kapatılan hamam; bir süre depo olarak kullanılmış, Bu esnada büyük hasar görmüş ve uzun yıllar bu şekilde kalmıştır. Günümüzde İstanbul Üniversitesi’ne ait olan mekan, tarihi dokuya uygun ve estetik kaygılarla restore edilmeye çalışılmaktadır.


    Sirkeci Garı

    Sirkeci Garı

    Sirkeci Garı, 1890 yılında, Avrupa’dan gelişi dört gözle beklenen Şark Ekspresi için yapılmıştır. Garın tasarımını, İstanbul’da bulunan çok sayıdaki mimari geleneği ustaca bağdaştıran Alman Mimar Jasmund yapmıştır. Sıralı taş ve tuğlalarla örülmüş Bizans stili duvarı, Selçuklu tarzı oymalı bir kapı ve İslam geleneğine uygun at nalı biçimli kemerli pencerelerle birleştirilmiştir. Bugün Trakya’ya ve çeşitli Avrupa şehirlerine Sirkeci Garı’ndan kalkan trenler mevcuttur. Garın içinde bir de kahvehane bulunmaktadır.

    Haydarpaşa Garı


    Haydarpaşa Garı

    Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme süreci içinde II. Abdülhamit, demiryollarının önemli bir yeri olduğuna inanıyordu. Padişah, demiryolu yapımı için gerekli kaynağı bulamayınca, yardım için Alman müttefiği Kayzer II. Wilhelm’e başvurdu ve Deutsche Bank, demiryolunun yapımı ve işletmesine yatırım yapma kararı aldı. 1898’de Alman mühendisler, uzak yörelere uzanan demiryolunun inşaatına başladılar. Bu sırada bir dizi gar binası da inşa edildi. Bunların en büyüğü olan ve deniz kıyısındaki konumu, azametli yapısı ile etkileyici bir havası olan Haydarpaşa Garı 1908 yılında tamamlandı ve hala hizmet vermektedir.
    Attached Thumbnails Attached Thumbnails İstanbuldaki Tarihi Yerler-istanbul_galata_kulesi.jpg  

 

 

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
Yukarı Git